İyilik İçin Yaşamak

Prof. Dr. Mehmet Görmez
Diyanet İşleri Başkanı

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Medeniyetleri inşa eden, kendilerini tanımlamalarına imkân veren belli başlı kavramlar vardır. Bir din ve medeniyet olarak İslam’ı anlamak, anlatmak ve yaşamak istediğimizde karşımıza çıkan temel kavramlardan birisi de “iyilik”tir. Son dinin iyiye ve iyiliğe dair ne kadar derin bir bakış açısına sahip olduğunu fark etmek için onun söz dağarcığında yer alan kavram haritasına ve zengin anlam dünyasına bakmak yeterlidir. İyilik kimi zaman “hayır” kavramıyla, kimi zaman da “birr” kavramıyla karşımıza çıkar. Onu bazen “ihsan”, bazen “hasenat”, bazen “lütuf”, bazen “fazl”, bazen “kerem”, bazen “âlicenaplık”, bazen “ma‘rûf”, bazen de “mürüvvet” kavramlarıyla ifade ederiz. Bireysel ve toplumsal hayatımızın detaylarında dolaştığımızda, iyiliğin inci dizisinden saçılan bu kavramlardan birine mutlaka tesadüf ederiz.

“İyilik” dinî metinlerimizde ve gündelik hayatımızda daha çok “hayır” kavramıyla dile getirilmiştir. “Hayır” deyince her türlü iyi, güzel, faydalı, erdemli tutum ve davranışı anlarız. “Hayır işlemek”, iyilik yapmak anlamına gelir. Amacı insanlara iyilik ve yardım etmek olan gönüllü kuruluşlara “hayır kurumu” deriz. İnsanlara iyi dileklerimizi aktarırken “hayırlı olsun” temennisinde bulunuruz. Yola çıkan kimseyi iyiliklerle karşılaşması için “hayra karşı” sözüyle uğurlarız. Rüyaları, sahibini iyiliklerin beklediğini ümit ederek “hayra yormak” isteriz. İyiliğini gördüğümüz insanlara hayatlarında “hayır dua” eder, vefatlarından sonra onları “hayırla yâd” ederiz. Her türlü iyiliğin O’nun elinde olduğunu bildiğimizden, “Hayırlısı Allah’tan!” deriz. “Hayırlı evlat”, ailevî ve manevî değerlerine sahip çıkan iyi çocuklar için kullandığımız bir tabirdir. “Hayırhâh” insan, herkesin iyiliğini isteyen, iyiliksever kişidir. Hz. Muhammed (sav) “hayru’l-beşer”dir; o, insanların en iyisidir.

Kur’an-ı Kerim’den öğreniyoruz ki, aslında bütün bir hayat, “hayır” ve “şer” ile imtihandan ibarettir. Herkesin yaptığı hayrı ve şerri hazır bulacağı bir gün gelecek, “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecek; kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse onun cezasını çekecektir.” Elbette kalıcı salih ameller, Allah katında sevap ve akıbet bakımından daha “hayır”lıdır. Bizler, bütün “hayırlar elinde olan” Yüce bir Yaratıcının kullarıyız. Bir şeyden hoşlanmasak bile, O’nun takdirinde hiç ummadığımız “pek çok hayır” bulunabileceğine iman ederiz. Bizler, “Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın!” diyen bir dinin müminleriyiz. “Ne hayır yaparsak, Allah onu bilir” bilinciyle hareket ederiz. Bizler, insanlığın iyiliği için çıkarılan ve iyiliği egemen kılıp kötülükten alıkoymakla yükümlü olan “hayırlı bir ümmetin” fertleriyiz.
“Hayırlı ümmet”in Peygamber Efendimizin nazarında hangi vasıflara sahip olduğunu ise, özellikle “hayru’n-nâs…” ve “hayruküm…” ifadeleriyle başlayan hadislerden öğreniyoruz. Ömrü uzun, ameli güzel olanlar, hayrı umulan ve şerrinden emin olunanlar, güzel ahlak sahipleri, canı ve malı ile cihad edenler, borcunu güzelce ödeyenler, görüldükleri zaman Allah’ı hatırlatanlar, geç öfkelenen ve çabuk yatışanlar, Kur’an’ı öğrenen ve öğretenler, Müslümanların elinden ve dilinden selamette olduğu kimseler, Hz. Peygamber’in “hayırlı” olarak nitelediği insanlardandır.

Ayrıca hayata ve insana dair hususlarda hayra rehberlik eden başka hadis-i şerifler de vardır. Mesela “hayırlı yönetici”, o kimsedir ki siz onu seversiniz, o da sizi sever; siz ona dua edersiniz, o da size dua eder. “Hayırlı arkadaş”, arkadaşına hayrı dokunan; “hayırlı komşu”, komşusuna hayırlı davranandır. İstenilmeden tanıklık eden kimse “hayırlı şahit”tir. “Hayırlı kadın”, eşi kendisine baktığında ona sevinç ve huzur verendir. “Sözlerin hayırlısı”, Allah’ın kitabıdır. “Hayırlı kazanç”, el emeğiyle ve samimiyetle elde edilendir. “Hayırlı sadaka”, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. “Hayırlı tüccar”, borcunu güzellikle ödeyen, alacağını güzellikle isteyendir. “Nikâhın hayırlısı”, kolay olanıdır. Allah’ı zikretmek ve namaz kılmak “hayırlı ameller” arasında yer alır.

İslam dininin esaslarını belirleyen kaynak metinlerimizde iyiliği ifade eden anahtar kavramlardan biri de “birr”dir. ‘Toprak/kara’ anlamına gelen “berr” kelimesinden türeyen bu kavram, iyiliğin tıpkı yeryüzü gibi geniş ve engin olduğunu anlatır. O yüzden birr’in her türden iyiliği içeren son derece kuşatıcı bir anlamı vardır. Birr’e sahip olanlar “berr” olarak anılır ki, çoğulu “ebrâr” şeklinde Kur’an’da yer alır: “Şüphesiz iyiler Naîm cennetindedirler.” İyiliğin kaynağı ve en yüksek timsali olması hasebiyle bizzat Yüce Allah bu adı taşır: “O, Berr ve Rahim olandır.” Dinimizde anne babaya iyilik etmenin adı “birru’l-vâlideyn”dir. Anne babasına iyi davrananlar, ilgi, ikram, saygı ve sevgisini eksik etmeyenler “berr” adını hak ederler. İyi, olumlu ve anlamlı işlere “mebrûr amel” denir. İyiliklerle bezenerek Rabbin rızasına ve kabulüne mazhar olan mukaddes ziyaret “hacc-ı mebrûr” olur. Doğruluk başta olmak üzere tüm ahlakî erdemler birr’e yani iyiliğe götüren davranışlardır. Birr’in insanı götüreceği yer ise cennet olacaktır.

Kerim Kitabımızın iyilik tanımı aynı zamanda bir uyarı içerir. Kur’an iyiliğin ne olduğundan önce, ne olmadığını anlatır. İbadetlerin dışa dönük biçimsel ritüellere indirgenmesini ve dindarlığın bir gösterişe dönüştürülmesini “iyilik” cümlesinden saymaz: “İyilik (birr), yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”

Modern insan, iyiliğin ne olduğu konusunda bir görüşler ve tanımlar seliyle mücadele ederken, Hz. Peygamber (sas) iyiliğin tanımını insanın kendi iradesine ve vicdanına bırakır: “İyilik (birr), gönlünü huzura kavuşturan ve içine sinen şeydir. Kötülük (ism) ise gönlünü huzursuz eden ve içinde bir kuşku bırakan şeydir; velev ki insanlar başka şeyler söylesin.” Allah’ın varlığımıza nakşettiği “vicdan”, karar vermemiz gereken her noktada bizi iyiliğe doğru yönlendirecek, iyi duygularımızı güçlendirecek ve iyi davranışlarımızı artıracak sağlam bir pusuladır. Yeter ki biz onu köreltmeyelim!

Kur’an-ı Kerim, iyiliğin bireysel yönüne de işaret etmekle birlikte, toplumsal bir “iyilik bilinci” geliştirmeye özellikle vurgu yapar: “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.” Mümin, kardeşlerinin maddî ve manevî ihtiyaçlarına karşı yüksek bir bilinç, derin bir duyarlılık ve etkin bir davranış içinde olmadığı sürece gerçek anlamda iyiliğe ulaşmış sayılmaz: “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” Bu ayet iyiliğin toplumsal yönünü hatırlatırken, aynı zamanda onun ‘verme’ eylemiyle ilgili maddî kısmına da dikkatlerimizi çeker. Bu, iyilikseverlik ya da hayırseverlik dediğimiz hâle karşılık gelmektedir. İyilik yapmanın ve iyilikseverliğin sayısız yolu olsa da İslam kültür ve medeniyeti açısından baktığımızda “sadaka”, “zekât”, “hediye”, “hibe” ve “îsar” gibi kavramlarla örülmüş bir iyilik ağına şahitlik ederiz.

İyilikseverlikle ilgili kavramlar temelde ‘verme’ eylemiyle ilgilidir. Ancak bu kavramlar her zaman derunî ve ahlakî bir çağrışıma sahip olmuştur. Mesela ‘sadaka’yı yalnızca maddi bir yardım olarak anlamak eksik olur. Sadakanın kökeninde sadakat ve samimiyet vardır. Hatta kelimenin daha eski köklerine gidersek karşımıza adalet ve hakkaniyet kavramları çıkar. Sadaka, bireysel açıdan servet sahibinin kendisine, topluma ve Rabbine karşı içtenliğini gösteren iyi bir davranış, sosyal açıdan ise toplumda adaleti ve hakkaniyeti tesis etmeyi amaçlayan bir iyilik tavrıdır. Sözlük anlamı “arınma ve temizlik” olan zekât da böyledir. Servetinin bir bölümünü ihtiyaç sahipleriyle paylan kişi, bu iyiliğiyle açgözlülük ve tamah gibi olumsuz duygulardan gönül dünyasını arındırır. “Rızâ-i Bârî”ye bir adım daha yaklaşır. Toplumdaki iyilik zincirine bir halka daha ekleyerek kardeşlik bağlarını perçinlemiş olur.

İslam medeniyeti iyilik hareketini “vakıf”lar marifetiyle kurumsallaştırmıştır. Vakıflar, tarihimiz boyunca iyilerin buluşmasında, iyiliğin topluma yayılmasında ve süreklilik kazanmasında anahtar rol oynamıştır. İnsanlığa karşı ahlâkî, vicdanî ve dinî sorumluluğunu yerine getirerek iyiliğe katkı sağlama çabası, vakıf müessesesinin temelini oluşturur. Sosyal hayatın dinamikleri, ekonomik hayatın parametreleri, kültürel hayatın kodları üzerinde son derece büyük tesirleri olan vakıf, salt yardımlaşma ve dayanışma duygusundan öte bir hayat felsefesidir. İslâm dünyasının dört bir köşesine yayılmış olan mescit ve camiler, han, hamam ve imarethaneler, mektep ve medreseler, tekke ve zâviyeler, çeşme ve sebiller, köprü ve kervansaraylar, topluma sundukları karşılıksız hizmetle vakfın somutlaşan abideleri olmuştur. Kuruluşunun 40. yılını kutladığımız Türkiye Diyanet Vakfı da bu kadim iyilik zincirinin günümüzdeki en güçlü halkalarından biri olarak görevini ifa etmektedir. Vakfımız yedi kıtada iyiliğe öncü, iyilere yol arkadaşı olmakla onur duymaktadır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki “iyilik”, hangi kavramla ifade edilirse edilsin, kültür ve medeniyetimizi şekillendiren değerler manzumesinde merkezî bir konuma sahip olmuştur. İslam’ın varlığa, insana ve ahlâka bakışı, iyilik anlayışının da temelini oluşturmuştur. İslam’ın “iyilik tasavvuru” daima aşkın ve metafizik değerlerle, insan onuruyla, fayda ve maslahatla, sorumluluk bilinciyle ve hayatın nihai anlam ve gayesiyle birlikte inşa edilmiştir. Dinî metinlerimizde ifadesini bulduğu şekliyle, Müslüman, hayatını iyiliğe adayan ve onu iyiliklerle anlamlandıran kişidir. Resul-i Ekrem (sas) bir duasında “iyilik için yaşama”yı bir varoluş sebebi olarak takdim etmiştir:
«اللهُمَّ اجْعَلِ الْحَيَاةَ زِيَادَةً لِي فِي كُلِّ خَيْرٍ، وَاجْعَلِ الْمَوْتَ رَاحَةً لِي مِنْ كُلِّ شَرٍّ»
“Allah’ım! Yaşamayı benim için her türlü iyiliği artırma vesilesi yap. Ölümü de benim için her türlü kötülükten kurtuluş sebebi yap!”

“İyilik ideali”nin zedelendiği bir zaman diliminde, savaşların, işgallerin, soykırımların, ihtilallerin, sömürgeciliğin ve şiddetin had safhaya çıktığı bir yerkürede yaşıyoruz. İyiliği arayan, iyiliksiz kalan, iyilik için çırpınan, iyiliğe muhtaç, iyilikten bihaber bin bir türlü insana ulaşmak, her birine iyilik götürmek gibi büyük bir sorumluluk taşıyoruz. Dünyanın önemli bir bölümü açlık, sefalet ve korku içinde temel ihtiyaçlarını karşılamanın mücadelesini verirken, diğer bir bölümü sorumsuz ve ölçüsüz bir tavırla yapay ihtiyaç ve arzuların peşinde koşuyorsa, iyilik tasavvurunu yeniden gözden geçirmesi için insanlığa açık ve acil bir çağrıda bulunuyoruz.

Elbette biz Müslümanların da bu çağrıya kulak vermemizi gerektirecek nedenlerimiz var. Bugün iyiliğin hayat bulduğu topraklardan, iyilerin imar ettiği şehirlerden kan ve barut kokusu yayılıyor. Bir kötülük sarmalı İslam dünyasını rehin almış durumda ve bu sarmalı besleyen yolları bir türlü kapatamıyoruz. Eleştirilere karşı gösterdiğimiz savunmacı yaklaşım, “daha iyi” olma yolundaki çabalarımızı yavaşlatıyor. Bugün İslam âlemi, önce kendi değer ve kavramlarıyla nasıl bir ilişkide olduğunu yeniden gözden geçirmek, sonra da insanlığa karşı “iyilik teklifi”ni yenilemek zorundadır. Zamana tanıklık eden ve “Ben Müslüman’ım” diyen herkes, iyiliğin yeniden bu coğrafyada ve bütün dünyada hâkim kılınması için seferber olmalı; en yakın çevresinden başlamak üzere her işinde hayra anahtar, şerre kilit olmayı ilke edinmelidir.

Comments are closed.