Necla & Hüseyin Başyiğit

Çocuklarımız bize Allah’ın emaneti “Niye böyle oldu?” diye düşünüp zaman kaybetmek yerine “Çocuklarımız için ne yapabiliriz?” diyerek yola koyulduk. İnsana yapılan yatırım en büyük iyiliktir.

Necla ve Hüseyin Başyiğit’in cennetten parça üç evladı
Muhammed Mustafa, Pembe Şeyma ve Recep…
Onlar görme engellerine rağmen başarılarıyla herkese örnek olan üç kardeş…

Bahaneler üretmek yerine engelleri birer birer aşan Başyiğit ailesi ilham veren hikâyeleriyle bir yandan herkesi gururlandırırken diğer yandan da aile olmanın birbirine kenetlenmek olduğunu yaşamlarıyla gösterdiler.

Ailenin Neşesi Çocuklar

1987 yılı… Başyiğit ailesinin heyecanla doğmasını bekledikleri ilk çocukları Muhammet Mustafa dünyaya gözlerini açar. Çocuk neşe getirir ve ailenin mutluluğu da Muhammet Mustafa’yla her geçen gün katlanarak artar. Fakat bu mutluluk kısa bir süre sonra yerini üzüntüye bırakır. Çünkü Muhammet Mustafa doğuştan görme engellidir ve bu durumu aile çok sonra Muhammet Mustafa altı aylıkken fark eder.

Anne Necla Başyiğit, Muhammet’in görme engelli olduğunun fark edildiği o ilk ânı şöyle anlatıyor: “Ailece bir arkadaşımıza misafirliğe gitmiştik. Orada Muhammet’in sürekli lambaya bakması ev sahibinin ilgisini çekmiş bana bu çocuk sürekli ışığa bakıyor gözünde bir sorun olmasın, dedi. Sonra doktora götürdüğümüzde anladık ki çocuğumuz görme engelli. Bunu duyunca yıkıldık. O gece çocuğumun başında yaşadıklarımı bir Allah bir de ben bilirim. Günlerce ağladık. Üzüldük. Ama baktık ki ağlamakla hiçbir şey çözülmüyor.”

Başyiğit ailesi emanet olarak kabul ettikleri çocukları Muhammet Mustafa’yı doktor doktor gezdirip bir çare aradıkları vakit ikinci çocukları Pembe Şeyma dünyaya gelir. Necla ve Hüseyin çiftinin çocukları doğar doğmaz ilk baktıkları yer gözleri olur. İlk çocuklarındaki tecrübesizliği Şeyma’da yaşamazlar ve onun da bakışlarından görmediğini anlarlar. Birkaç yıl sonra ailenin üçüncü üyesi Recep doğar. Fakat o da görme engellidir.

Baba Hüseyin Başyiğit, üçüncü çocuğu Recep’in doğumuyla yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “1992 yılında Recep doğduğunda eve gelip hemen gözüne baktım. Gözünü tam açamıyordu ama onun da abi ve ablası gibi görme engelli olduğunu anladım. Şaşırmadık. Hamd ettik, şükrettik. Bizim için artık bir farklılık bir engel değildi bu durum.”

Hüseyin Başyiğit ve Necla Başyiğit, evlatlarını sevgiyle kucaklayıp bağırlarına bastılar. Aile olarak birbirlerini destekleyip üzüntülerini bir kenara bıraktılar ve bütün dikkatlerini çocuklarına verdiler. Necla Başyiğit, çocuklarının bebekken yanlarında ağladığında Hüseyin Başyiğit buna izin vermiyordu. Bebek bile olsa çocuklarının bundan olumsuz etkileneceğini söyleyip Necla Hanım’ı teselli ediyordu. Necla Hanım da Hüseyin Bey’in canı sıkıldığında ona nasihat ediyordu. “Sakin olalım Hüseyin Bey telaşlanmayalım onlar bize Allah’ın emaneti. Biz elimizden geleni yapalım veren verdiğine elbet sahip çıkacaktır.”

Anne baba olarak çocuklarının sağlıklı olması için çalışmaya başladılar. Bunun için dualar ederler ve onların saçının tek teline zarar gelmesi en büyük korkularıdır. Hüseyin ve Necla Başyiğit çocuklarına her anne baba gibi üzüldüler. Bir süre sonra durup düşündüler. Bu durumun imtihan olduğunun farkına varıp “Niye böyle oldu?” diye düşünmek yerine, “Çocuklarımız için ne yapabiliriz.” diyerek araştırmalara başladılar.

Hastane Serüveni

Çocukları için şifa arayan aile, öncelikle hastane hastane gezip çocuklarının durumuna bir çare aramaya başladı. Anne Necla Başyiğit hastanede geçen vakitlerini anlatırken: “Uzun bir süre hastane hastane dolaştık. Sonra Ankara Hacettepe’ye gitmeye başladık. Orada doktorlar, çocuklar için ameliyat olurlar filan dediler ama gerçek anlamda bir umut vermediler. Aydın’dan Ankara’ya ayda bir kere kontrol amacıyla gelmek zorundaydık. Bu durum bir süre sonra bizi zorlamaya başladı. Birilerine yük olmak da istemiyorduk. Bu sebeple eşim tayinini Ankara’ya daha yakın olmak için Afyon’a istedi. Hastaneye beş yıl boyunca gidip geldik. Önce hastaneye gidiyor. Oradan da doktorların özel muayenehanesine gidiyorduk. Ama hiçbir netice alamadık.”

Aile, üç çocuğuyla beraber bir yandan hastane hastane dolaşırken diğer yandan da onlara kendi imkânları doğrultusunda eğitim vermeye başladı. Hüseyin Başyiğit çocukların hayatı için yaptıkları en önemli şeyin eğitimlerine erken yaşta başlamış olduklarını söylüyor. Çocuklarına ah vah edip yazıklanarak vakit kaybetmek yerine çevreyi, insanları tanıtmaya başladılar. Böylece dokunarak, hissederek, duyarak bütün bilgileri almaya çalışan çocuklar daha okula başlamadan hayatın içine karışmışlardı.

“Muhammet Mustafa iki yaşındayken eğitimine başladık. Bu çocuklar özeldi onlar için daha başka eğitim yöntemleri bulmalıydık. Eşimle oturup konuşarak nasıl bir yol izleyeceğimize karar verdik. Bunu kendimiz yaptık. Bir psikoloğa gitmedik. Ondan fikir almadık. Zaten o yıllarda psikoloğa gitmek de pek yaygın değildi. Rabbimizin bize verdiği güç ve kuvvetle engelleri birer birer aşmayı başardık.” Hüseyin Başyiğit geçirdikleri yılları böyle anlattı. Ara ara titreyen sesi çocuklarının başarısını anlatırken gururla yükseldi.

Başyiğit ailesi tüm olumsuzluklara rağmen umutlarını kaybetmedi aksine gün geçtikçe birbirlerine desteklerini arttırıp dışarıdaki tüm güçlüklere karşı çocuklarını eğittiler. Çocuklar hiçbir ayrım yaşamadan okul çağına kadar arkadaşlarıyla zaman geçirdiler, oynadılar, eğlendiler. Muhammet Mustafa o yılları bir röportajında şöyle anlatıyor: “Görme engelli olduğumun kaç yaşında farkına vardım bilmiyorum. Küçükken hastaneye giderdik, belki o zamanlar anlamışımdır. Çocukken köydeydik istediğimiz gibi oyunlar oynardık. O zamanlar kör olmanın ne demek olduğunu bilmiyordum. Onlarla gören ve görmeyen ayrımı olmazdı. Fakat bir süre sonra insan, herkes gibi olmadığını fark etmeye başlıyor. Görsel konularda herkesin verdiği tepkileri veremiyorsun akranlarından eksik olduğunun farkına varıyorsun. Örneğin saklambaç oynadığında saklananı bulamıyorsun.”

Şehir Şehir Okul Arama

Görme engelli çocukların o yıllarda okul bulması bayağı zordur. Sadece belli başlı şehirlerde okullar vardır. Okulların eğitimleri konusunda da ailenin bir bilgisi yoktur. Bu sebeple Hüseyin Başyiğit en iyi okulu bulmak için İstanbul’dan başlayıp şehir şehir Türkiye’de ne kadar görme engelli okulu varsa hepsini gezip dolaşır. Bu sırada okul çağı gelen Muhammet Mustafa’yı aile Ankara’daki bir okula yazdırır. Muhammet Mustafa, okulunun ilk yılını ailesinden uzakta Ankara’da görme engelliler okulunda geçirir. Anne ve babanın bu yaştaki bir çocuğunu hele ki görme engelli çocuğunu yatılı bir okula göndermesinin oldukça zor olduğunu söyleyen Hüseyin Başyiğit ise Muhammet Mustafa’nın okula gitmeyi çok istediğini fakat yatılı kalmak fikrinin onu üzdüğünü ve okula başlamadan uzun bir süre öncesinden suskunluğunun başladığını ifade eder.

Muhammet Mustafa da geride bıraktığı o mücadele dolu yılları şu cümlelerle tamamlar: “Yedi yaşında küçük bir çocuksunuz. Aileniz Afyon’da. Sizi Ankara’da yatılı bir okula bırakıp geliyor. Bunu şimdi sokağa çıkıp bir anneye sorsak çoğu böyle bir şeyi kabul etmez. Kimse o yaşta görmeyen çocuğunu şehir dışındaki bir okula yatılı bırakmak istemez. Bu aslında mücadelemizin çok çetin geçtiğinin bir göstergesiydi. Yapılması gereken oydu. Biz okulda ağladık. Annemiz babamız evde ağladı. Ama bu mücadelenin verilmesi gerekiyordu ki bir aşamaya gelinebilsin. Onlar bunun üstesinden geldiler. Annem ve babam biz çocuğumuzdan ayrılmayız deyip bizi eğitimden de mahrum edebilirlerdi veya bazı anne ve babaların yaptığı gibi tam tersi bir davranışta da bulunabilirlerdi. Biz okulda görüyorduk. Anne baba geliyordu çocuklarını bırakıyordu. Eylül ayından yarıyıla kadar çocuklarını hiç arayıp sormuyorlardı. Orayı bir sığınak bir kurtuluş olarak görüyorlardı. Biz oraya bırakıldık ama her daim ailemizin desteğini yanımızda hissediyorduk. Annem bavulumun gözüne jetonları doldururdu. İstediğim zaman annemi babamı arardım.”

Başyiğit ailesi çocuklarını bir kenarda tutmak yerine hayata karışmaları için ilk adımı atarlar. Ayrılık zor gelse de çocuklarının geleceği için bu duruma katlanırlar.

Aile bu arada başladığı okul arama çalışmalarını nihayete erdirir ve İzmir’de Âşık Veysel Görme Engelliler okulunda karar kılarlar. Böylece ailenin İzmir serüveni de başlamış olur.

Büyük Fedakârlıklar

Aile çocuklarının eğitimi için Afyon’dan İzmir’e taşınır ve Muhammet Mustafa eğitimine burada devam eder. Pembe Şeyma ve Recep de okul çağları geldiğinde buradaki okula başlrlar. Okul yatılıdır ve üç kardeş burada hafta içi kalır hafta sonunda ise evlerine giderler. Okul bulunmuştur ama sıkıntılar bitmemiştir. Hüseyin Başyiğit çocukları okula götürüp getirirken yaşadığı sıkıntıları şöyle ifade eder: “Çocuklarımız görme engelli ve yatılı okuyor. Haftasonları geldiğinde onları eve götürürdüm. Elimde üç tane çanta, çantalar ağır çünkü görme engellilerin kitapları çok hacimli kitaplar. Çocuklar görmediği için de ellerinden tutarak götürmek zorundasınız. Ve tek bir araba da değil üç araba değiştirerek eve geliyorduk. Herkesin çocuğu evinden çıkıyordu ve yakınlardaki bir okula gidiyordu. Bu dönemler bizler için sıkıntılıydı.”

Günler sıkıntılı geçer fakat hiçbir zorluk onları yollarından alıkoymaz. Yılmadan yollarına devam ederler. İlköğretim bitene kadar da her haftasonu Hüseyin Başyiğit üç vasıta uzaklıkta olan okula gidip çocuklarını alıp eve gelirdi. Bu denli zorlu seneler geçiren aile çocuklarını eğitimlerinde onlara sonuna kadar destek olurlar ve çocuklar ilköğretimi üstün başarılarla bitirirler.

İlköğretimi bitiren çocukları yeni bir sıkıntı beklemektedir. Lise için uygun bir okul bulabilmek. Çünkü görme engelliler için lise yoktur ve çocuklar normal bir lisede devam etmek zorundadır. Aile bu kez de okul okul dolaşarak lise bulmaya çalışır. Fakat çoğu okul, görme engelli olduklarını gerekçe göstererek onları okula almak istemez. Olumsuzluklar onları asla pes ettirmez ve sırasıyla okulları dolaşmaya devam ederler. Bu çabaları boşa çıkmaz, sonunda başarırlar ve çocuklarını İzmir’deki Mustafa Kemal Lisesine kaydettirirler.

Liseye ilk başlayan yaşı sebebiyle Muhammet Mustafa olur. Baba Hüseyin Başyiğit ilk gün Muhammet Mustafa’yı etrafı iyice tarif ederek okula götürür ve “Bak Mustafa! Okula seni bir daha getirmeyeceğim, iyice öğren bundan sonraki günler kendin tek başına geleceksin.” diyerek Muhammet Mustafa’nın tek başına okula gitmesi için onu cesaretlendirir.

Hüseyin Başyiğit’in anlattıklarına göre Muhammet Mustafa için lisenin ilk zamanları biraz sıkıntılı geçer. Kocaman okulda görme engelli olarak bulunmak ona ilk başta zor gelir. Gün geçtikçe sessizleşir. Okumaktan uzaklaşır hatta tamamen bırakma noktasına gelir. İşte böyle sıkıntılı bir vakitte birgün Muhammet Mustafa eve çok neşeli gelir. Anne ve babası sorduğunda “Bugün daha mutluyum.” der. Hüseyin Başyiğit Muhammet Mustafa’daki bu ani değişimin sebebini çok geçmeden öğrenir. Okuldaki rehberlik öğretmeni Muhammet Mustafa’yı fark etmiş, onunla iletişime geçerek konuşmuş ve sorunlarını dinlemiştir. Bu durum Muhammet Mustafa’nın çok hoşuna gitmiştir ve okula alışmaya başlamıştır. Rehberlik öğretmeninin ilgilenmesi manevi yönden Muhammet Mustafa’yı güçlendirmiştir ve ailenin deyimiyle hayatlarında önemli bir dönüm noktası olmuştur. Rehberlik öğretmeninin verdiği destekle başarıları artan çocuklar okulun gurur tablosuna isimlerini yazdırmışlardır.

Çocuklardan en büyüğü yani Muhammet Mustafa lise son sınıfa geldiğinde üniversite sınavına girmek ister. Fakat elde materyal yoktur. Bu durumda ne yapacaklarını düşünürler ve baba Hüseyin Başyiğit, sınava hazırlık kitaplarını seslendirmeye karar verir. Fakat o zamanlar ses kaydedecek elektronik aletler yaygın değildir. Baba, önce pilli bir fotoğraf makinesine soruları okur. Fakat pillerin zamansız bitmesi üzerine bu duruma başka bir çare arar. Yurtdışına giden bir arkadaşından kayıt yapmak için mp3 getirmesini ister. O senelerde mp3 yaygın olmadığından aileye bu biraz pahalıya mal olur. Fakat çocuklarının eğitimi için hiçbir eksiğin olmasını istemeyen aile onların okuması için her sorunu çözmeye çalışır. Hüseyin Başyiğit aldıkları mp3’e gece gündüz soruları okumaya başlar. Okunan soruları Muhammet Mustafa eve geldikten sonra dinler. Hüseyin Başyiğit sayısı yetmiş bini bulan soruları okumaya başladığında yaptığı işin o kadar da zor olmayacağını düşündüğünü fakat ilerledikçe aslında ne kadar zor bir işe giriştiğini fark eder. Bazen soruları okurken uykuya dalar bazen yorgunluktan sesi kısılır. Ama pes etmez ve onlarca soru bankasını seslendirir. Muhammet Mustafa da babasının bu emeğinin hakkını verir ve üniversite sınavını dereceyle kazanır.

Muhammet Mustafa Ankara Gazi Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümüne yerleşir. Hüseyin ve Necla Başyiğit çifti, bu güzel habere çok sevinir. Muhammet Mustafa’dan sonra sırada Pembe Şeyma vardır. O da babasının okuduğu soruları dinler aynı zamanda sınava daha iyi hazırlanabilmek için dershaneye yazılır. Hüseyin Başyiğit kızını dershaneye götürdüğü ilk günü gözleri yaşararak ve sesi titreyerek anlatır: “Şeyma’yı dershaneye götürdüm ve ona diğer çocuklarıma da söylediğim gibi yarın tek başına geleceğini benim onunla gelmeyeceğimi söyledim. Ve yol boyu nasıl gideceğini tarif ettim. Otobüse nerede binip nerede inecek, nerede sağa dönecek, nerede sola dönecek. Bunları anlattıktan sonra kızım o gün dershaneye gitti. Bu işi yapabilecek misin, bak yapamayacaksan yani tek başına gelemeyeceksen burada bırakalım, dedim. Yapabilirim, dedi. Ama akşam kendi kendine ben nasıl gideceğim, dediğini duydum. Biliyorum tedirgin olduğunu ama ona bunları söylemezsem tek başına bir yerlere gitme cesaretini hiçbir zaman kazanamazdı. Neyse sonraki gün kızım evden çıktı ben de arkasından. Onlar tek başlarına gittiklerini zannederlerdi ama ben her yeni bir yere gitmeleri gerektiğinde on on beş gün onları takip ederdim. Tabi onların bundan haberi o zamanlar yoktu. Çok sonraları bu durumdan haberleri oldu. Kızım otobüse binmek için durağa kadar geldiğinde burnuyla etrafındaki kokuları hissetmeye çalıştı ve benim olduğum yöne doğru döndü. O an kendimi çok tuhaf hissettim. Kızım beni görmüyordu ama onunla aynı yerde olduğumu anlamıştı sanki.”

Hüseyin Başyiğit kızıyla beraber otobüse biner sonra kızının inmesi gerektiği yerde beraber inerler. Kızı önde babası ise arkada onu takip etmeye başlar. Fakat kızı dershaneye yakın bir yerde kaldırım üzerinde yürüdüğü sırada kaldırımdaki bir ağaca kafasını çarpar. Hüseyin Başyiğit kızının tutmak ister fakat kendine hâkim olur ve canı yansa da kızını kendi haline bırakmak zorunda kalır. “Eğer tutsaydım tekrar en başa dönerdik onlar bizsiz de yaşamlarını sürdürebilmeli.” Hüseyin Başyiğit bu cümlelerle aslında yüreği el vermese de mecburen bu şekilde davrandığını gösterir ve yaşadığı bu olayı hiç unutamaz.

Hayat böyle acısıyla tatlısıyla mücadeleyle devam eder. Üzülünce birbirlerine sarılarak destek bulurlar. Şeyma da üniversite sınavına girer ve İstanbul Marmara Üniversitesi’nde Türkçe Öğretmenliği bölümünü kazanır.

İlk iki çocuğunu üniversiteye yerleştiren ailenin mutluluğu en küçük çocukları olan Recep’in de sınavı kazanmasıyla kat kat artar.

Üç kardeş anne ve babalarının desteği ve kendilerinin verdiği üstün çabayla üniversiteyi de bitirir. İşlerini ellerine alırlar.

Hüseyin Başyiğit engelli çocuğu olan ailelerin üzülmemesi gerektiğini Allah’ın kuluna kaldı­ramayacağı yük vermeyeceğini söyler ve Necla Başyiğit de “Tekrar dünyaya gelsem yine çocuklarım Mustafa, Şeyma ve Recep olsun isterdim.” diyerek çocukların engelli olmasının anne ve baba sevgisinden hiçbir şey eksiltmediğini ifade eder.

İnsana yapılan yatırımın en büyük iyilik ve yatırım olduğunu bilen aile çocuklarını okutmuş onların yetişmiş bir birey olarak toplumsal hayata dâhil olmalarını sağlamışlardı. Hüseyin ve Necla Başyiğit çifti hayattaki güzellikleri fark ederek yaşamakta ve vakitlerini torunlarını severek geçirmekteler.

Comments are closed.