İsmail Ertem

Ateş açılınca Süleyman abinin çocukları aklıma geldi. Kendimi hiç düşünmeden siper ettim. Bu olay yine olsa aynı şekilde davranırım.

İyilik kimi zaman yardımlaşmak, kimi zaman paylaşmak, kimi zaman hiç bilmediğin birine gülümsemek, kimi zaman da İsmail Ertem gibi kendi hayatını arkadaşının hayatı için feda edebilmekti.

2015 yılının aralık ayıydı. İsmail Ertem ve Süleyman Yalçın memleketlerinden uzakta, Türkiye’nin doğudaki şehirlerinden biri olan Şırnak Cizre’delerdi. Buraya önemli bir görev için gelmişlerdi. Birbirini hiç tanımayan bu iki yürekli insan, kutsal bir vazife için kader birliği yapmıştı. Amaçları Cizre halkının güvenliğini sağlamaktı. Çünkü bölgede yaşayan masum insanların canına, malına kasteden ve güvenliğini tehdit eden illegal yapılar vardı. İsmail Ertem görevi için gittiği yerde üzüldüğü birçok şeyle karşılaştı: İnsanlar ölüyor, köylere, sokaklara, okullara, hastanelere zarar veriliyor, evlerine sığınan insanlar tehdit ediliyor, okula gitmek isteyen çocuklar korkuyu öğreniyordu.

Kamu düzeni bozulmuş, sokaklara hendekler kazılmış, yollara barikatlar kurulmuştu. Şehrin sakinlerinden bazıları yaşadıkları korku sebebiyle evlerini terk etmeye başlamıştı. Ama halk yalnız değildi İsmail Ertem ve Süleyman Yalçın gibi binlerce asker ve polis bu şehirlerdeki insanlar rahat bir nefes alsın diye üstün bir gayret sarf ediyordu. Zaten bölge halkı da askeri ve polisi yanlarında gördükten sonra onları bağırlarına basmış ve yüzlerindeki hüzün bulutları yavaş yavaş dağılmaya başlamıştı.

İsmail Ertem ve onun gibi ailesinden ve çocuklarından ayrılanların tek derdi terörün gölgesindeki halkın mağduriyetini bir an önce giderebilmek, hendeksiz, barikatsız bir ortamda yaşamalarını sağlamaktı.

Asker ve polisin görevi halkın güvenliğini sağlamaktı. Bu onlar için bir görev emriydi. Onlar hem kendi canlarını hem de halkın canını korumaya çalışırken aynı zamanda bir sonraki adımı düşünerek hareket ediyorlardı ve her gün onlarca kahramanlık hikâyesi yazılıyordu.

Bu hikâye ise vazife bilinciyle hareket eden İsmail Ertem’in hikâyesiydi. Bir görev emrinin iyiliğe dönüşme hikâyesi…

İsmail Ertem, Şırnak Cizre’de halkı terörün gölgesinden kurtarmak için mücadele eden kahraman bir askerdi. Gençliğinin baharındaydı ve üç çocuk babasıydı.

İsmail Ertem çocuklarının fotoğraflarını cebinde taşıyordu ve çocuklarına kavuşacağı günü özlemle bekliyordu. İsmail Ertem düşünüyordu, onun gibi binlerce asker ve polis, güvenliği tehlikeye giren ve huzuru bozulan şehirlerde huzur ortamını sağlamak için bu şehirlerde olmaya çalışıyorlardı. Onlar, öğrenciler tedirgin olmadan okullarına gidip gelebilsin, dükkânlar yağmalanıp yakılıp yıkılmasın, insanlar huzurla uyusun, çocuklar hayal kurabilsin diye oradalardı.

İsmail Ertem eşini ve üç evladını Allah’a emanet edip yola koyulmuştu. Çünkü Cizre’deki çocuklar mutlu olabilirse kendi çocukları da mutlu olurdu. Onlar korkmadan ve terör tehdidi olmadan parklarda rahat bir şekilde oyunlar oynamaya başladığı zaman, kendi çocuklarının güvende olduğunu hissedecekti.

Ağabeyim dediği Süleyman Yalçın ise elli küsur yaşında tecrübesiyle İsmail’in her zaman yanında olan bir polis memuruydu. Onlar arkadaştan öte baba-oğul gibilerdi ve İsmail Ertem’in yaralı Süleyman Yalçın’ı korumak için üzerine siper olduğu görüntüler herkesin gönül telini titretmişti.

Soğuk bir kış günü vurulmuştu Süleyman Yalçın. Yere düştüğü an Uzman Çavuş İsmail onu görmüş ve hemen yanına koşmuştu. Arkadaşını güvenli bir yere taşıyıp ambulans gelene kadar sakinleştirmeye ve bilincini açık tutmaya çalışmıştı. Beklenen ambulans uzun bir süre gelmemişti. Daha doğrusu gelememişti. Terör örgütü tarafından açılan hendekler ambulansın sokağa girmesine engel olmuştu.

Süleyman Yalçın kan kaybediyordu ve acilen hastaneye yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu arada İsmail Ertem, ilk yardım amacıyla tampon uyguladı ve Süleyman Yalçın’a iyileşeceğini söyleyerek teskin etmeye çalıştı.

Bir süre sonra bulundukları bölgeye bir tank geldi. Ambulansın olduğu bölgeye kadar tankla gitmeleri gerekiyordu.

Polis memuru Süleyman Yalçın’ı tankın ön kısmına sırt üstü yatırdılar. İsmail Ertem ağabeyim dediği arkadaşını yalnız bırakmadı ve korumak için yanına uzandı. Bu şekilde 250-300 metre devam etmeleri gerekiyordu. Çatışma devam ediyordu. Buradan güvenli bir şekilde geçmek gittikçe güçleşiyordu. Süleyman Yalçın yaralıydı, savunmasızdı. Çatışma artmaya başladı. Kurşunlar üzerlerinden geçiyordu. Ölümle burun buruna gelmek böyle bir şeydi.

İşte o an İsmail Ertem bir an bile tereddüt etmeden Süleyman Yalçın’ın üzerine siper oldu. “Süleyman abimin çocukları aklıma geldi.” demişti İsmail Ertem. Ağabeyi Süleyman Yalçın’ın çocukları babasız kalır diye korkmuştu. Oysa kendisinin de yolunu gözleyen üç küçük çocuğu vardı.

Fedakârlık… Diğerkâmlık… Bütün iyi kelimeler bir araya gelse Uzman Çavuş İsmail’in yaptığını anlatmaya yetmezdi. Çünkü o arkadaşı için kendi canından vazgeçmişti. Uzman Çavuş İsmail Ertem, milletini korumakla görevli bir başkası için canını hiçe saymıştı. Onun söylediği tek cümle vardı: “Yine aynı durum olsa yine siper olurum.”

Süleyman Ağabeyi Ziyaret

Süleyman Yalçın hastaneye götürüldükten bir süre sonra İsmail Ertem, ziyaret için hastaneye gitmişti. Kendi ailesinden birini görmeye gider gibi heyecanlıydı İsmail Ertem. Süleyman Yalçın da onu gördüğünde kendi evladını görmüş gibi mutlu olmuştu. Hatta gözlerindeki yaşlara engel olamamıştı. Kelimeler boğazına düğümlenmişti. Süleyman Yalçın’ın. Yaşadıkları ânı hatırladığı belliydi. Sımsıkı sarıldı İsmail’e. Sonra yavaş yavaş da olsa ağzından şu cümleler döküldü: “Annenin ve babanın ellerinden öperim senin gibi bir evlat yetiştirdikleri için. Senin bu fedakârlığını ömrüm boyunca unutmayacağım.”

İsmail Ertem’in yaptığı bu fedakârlığı sadece Süleyman Yalçın değil milletin birliği ve bütünlüğü için mücadele eden ve dualarıyla destek olan hiç kimse unutmayacaktı. Onların vatan ve millet sevgisi bizlere iyilik yolunda bir miras, bir dua olarak kalacaktı.

Comments are closed.